İNSANIN EVRİMİ

İnsan, diğer canlılar gibi kendilerini sınırlayan doğal engellere karşı farklı çözümler geliştirmiştir. Çeşitli aletler yaparak doğada bulunan daha farklı yiyeceklerle beslenebilmiş ve yavaş yavaş doğayı kendi hakimiyeti altına almıştır.

Doğaya olan hakimiyeti arttıkça daha fazla nüfusu besleyebiliyor. Yaptıkları aletlerle toplayıcılık yani çeşitli meyve ve sebze topluyorlar ve sadece bitkilerle yetinmeyip hayvanları da avlayarak doğadaki yerini genişletiyorlardı.

İnsanlar artık bitkisel yiyeceklere bağımlı değillerdi. Daha çok bitki ile beslenme işini hayvanlar yapıyor ve insanlar da bu hayvanları avlıyorlardı.

Hayvanlarla beslenmek, insanlar için bulunmaz nimet olmuştu. Sıcak, besinin bol olduğu dönemler geçmişte kalmıştı. Artık daha soğuk günler gelmiş kapıya dayanmıştı.

Bu soğuk günlerde besin arayışına giremezlerdi. Bu yüzden yüksek besin değerlerine sahip hayvansal gıdalar sayesinde kışı ölmeden geçirmişlerdi.

AVCI- İNSAN EVİMİ- MAMUT AVLAMAK- MAMUT AVCISI-MIZRAK
YAŞAMIN DEVAMI İÇİN AVLANAN BİR MAMUT

Fakat bir sorun daha vardı. Avladıkları büyük hayvanları (mamut gibi…) yanlarında uzun süre taşıyamazlardı. Bu yüzden aynı yerde daha uzun süre kalmaya başladılar ve kendi besinlerini üretmeye başladılar. Bu dönemlerde, insanlar yerleşik hayata geçmenin ilk adımlarını atmış oldular.

Yırtıcı hayvanlardan kaçıp kurtulabilmek için ağaçları kullanmışlardı. Ağaçlar sayesinde insanların, yırtıcı hayvanlara karşı kendilerine güvenleri artmıştı.

Yerleşik hayata geçtikleri zaman kendilerini koruyabilmek için ağaç benzeri yapılara ihtiyaçları vardı. Bu yapılar, aynı zamanda, yırtıcı hayvanlardan daha tehlikeli olan, soğuktan da korumalıydı.

 Soğuk günler gelip kapıya dayanınca kocaman soğuk dünyada kendileri için küçük, sıcak dünyalarını kurmaları gerekiyordu. Mağaralar, insanları bu soğuklardan korumak için yeterliydi.

Buldukları mağaraları hayvan derileriyle ve dallarla daha korunaklı hale getirmişlerdi. Yağmurdan, kardan, rüzgardan ve yırtıcı hayvanlardan bu şekilde korunmayı başarmışlardı.

İNSANIN EVRİMİNDE İLK USTALAR

Her iş ustalık ister. Ama bir işte usta olabilmek için bilen birisinden öğrenmek gerekir. Ustalık tek başına öğrenilmez.

Eğer bir avcı hayatı boyunca öğrendiği ve tecrübe ettiklerini bir sonraki nesile aktarmasaydı ne olurdu? Tabi ki her yeni gelen ömrünün sonuna kadar aynı şeyleri tekrar öğrenip o işte ustalaşmaya çalışacaktı.

Başka bir örnek vermek gerekirse, eğer Amerika’yı, Afrika’yı veya Everest’in zirvesini keşfeden kişiler bu bilgileri başkalarına aktarmasaydı. Bir kişinin buraları keşfetmesi için belki de ömrü yetmeyecekti.

İnsanlar ustalık bilgilerini, tecrübelerini hayvanların aksine bir sonraki nesile aktarmak zorundadır. Bunun için insanların kendi arasında bir tür iletişim kurabilmesi gerekiyor konuşmak gibi.

Ama çoğu hayvanın becerilerini aktarmak için konuşmak gibi bir yeteneğe ihtiyaçları yoktur. Hayvanlarda keskin dişler, pençeler, kanatlar gibi birçok beceri unsuru kalıtsal olarak bir sonraki nesle geçmektedir.

Hayvanların yavrusuna keskin dişlerini nasıl kullanacağını öğretmesi gerekmez. Bu yüzden hayvanlar için konuşmak zorunlu bir araç değildir.

Peki taş çağında insan nasıl konuşuyordu? Mağaraların derinliklerinde, insana ait kemikler ve aletler, çeşitli hayvan kemikleri kalıntıları bulundu.

1924 yılında Simferopol yakınlarındaki Kiik-Koba adlı mağarada eşkenar şeklinde bir mezara gömülmüş insan kemikleri bulundu. Yine aynı mağarada taş aletler ve geyik kemikleri de bulunmuştu.

KİİK KOBA MAĞARASI-TAŞ ÇAĞI-İNSANIN EVRİMİ
KİİK-KOBA MAĞARASI – KIRIM

Taş çağının başlarında yaşamış insanların kalıntıları birçok yerlerde (Amerika kıtası hariç) bütün yerlerde bulunmuştur.

Bu döneme ait kalıntılardan biri, Neander ırmağı vadisinde bulunduğu için o dönemin insanlarına “Neandertal adamı” denildi.

Bu türe yeni bir isim vermek gerekliydi. Çünkü kendisinden bir önceki türe, pitekantropus, göre çok fazla değişime uğramıştı. İki tür arasında yüz binlerce yıl vardı.

Neandertal adamı, pitekantropus’a göre daha dik duruyordu ve el becerileri daha gelişmişti. İnsanın becerileri geliştikçe vücudu da daha fazla uyum sağlıyordu.

Örneğin, bir taş parçasına şekil vermeye çalışırken farkına varmadan elleri ve parmakları da daha çevikleşiyor ve daha ustalaşıyordu.

Neandertal Adamını günümüz insanından ayıran alnı ve çenesiydi. Alnı arkaya doğru eğik, çenesi de yok denecek kadar küçüktü. Böyle bir çene konuşmak için elverişsizdi.

Fakat insanlar birlikte çalışıyorlardı ve konuşmaları gerekiyordu. Birbirleri arasında iletişim kurmak için çenesinin evirilmesini bekleyemezdi. Çünkü binlerce yıl bunu beklemesi gerekirdi.

O dönemin insanları konuşamadıkları için beden diliyle iletişim kurmayı öğrendiler. Bir şey istediğinde elini uzatmak, buraya gel demek için parmağını kıvırmak gibi birçok jestlerle iletişim kurdular.

KONUŞAN İNSANLAR!

Konuşmak için bir ağıza bir dile yada sese ihtiyaç yoktur. Nasıl mı? Bedenimizle jest ve mimiklerle de konuşabiliriz. Herkes hastanelerde parmağı ağzında kadını görmüştür. Sessiz olunuz. Yada kızınca kaşlarımızı çatarız. İşte bunlar ve bunun gibi örnekler dilsiz dildir.

Tek bir kelime etmeden bir çok şey anlatılabilir. Şu anda sanat haline gelen pandomim dilsiz dilin üzerine kuruludur. Sessiz bir şekilde anlatılmak istenen anlatılır. 

Eski dönemlerde sıkça kullanılan görsel haberleşme, gemiler arasında iletişimi sağlamıştır. Sonuçta dalga sesleri, rüzgar sesleri veya savaş halinde top tüfek sesleri yüzünden konuşmak pek mümkün değil. Bu yüzden sesli iletişim yerine bayraklarla konuşmayı geliştirmişler.

İki geminin savaşını düşünün çatışma sesleri birbirine karışmış. Yenilgiyi kabul eden taraf “Heey ben teslim oluyorum” diye bağırsada sonuç kafasına bir top mermisi olabilir. Bu yüzden savaş anında sallanan beyaz bayrak teslim olma, barış yapma veya benden size zarar gelmez amacıyla kullanılır.

Bu işaretle görsel haberleşmenin ilk zamanlarında çevrede bir çıtırdı duyulunca direk gözler ve kulaklar bir tehlike olduğunu düşünerek odaklanır. Beyne giden sinyal bir yerden sesler geliyor hemen gidip saklan ya da mızrağını kap kendini savun oluyor.

Bu şekilde dış ortamdan gelen işaretler sayesinde sorunu çözmek için düşünmesi gerektiğini öğretti. Neandertal Adamı’nın kafatası Pitekhantropos’unkinden 450-500 cm3 daha büyük. İşte insanın beyni gelişiyor ve düşünmeye başlıyordu.

NEANDERTAL ADAMI- PİTEKHANTROPUS- İNSAN EVRİMİ- İNSAN KONUŞUYOR -İLETİŞİM
NEANDERTAL ADAMI

Başka canlılarla çatışmak, konuşmaya yöneltiyor ve düşünmeyi öğretiyordu. İnsan aklı doğuştan gelişmiş olarak gelmedi. Bu şekilde zamanla kendi kendini geliştirerek elde etti.

Düşünme yetisi geliştikçe daha iyi savaş aletleri yapabiliyorlardı. Tabi ilk yaptıkları basit bir mızraktan sonra yapılan aletler mızrağa çok benziyordu. Yavaşta olsa düşünme sonucunda gelişimi gözle görülüyordu. 

Düşünme sonucunda değişiklikler olduğu gibi insanın fiziksel özellikleride değişti. Buz çağından önceki insanla mağaradan çıkan insan arasında büyük farklılıklar vardı.

Mağaraya giren insan daha çok maymuna benzeyen yürüyüşü düzgün olmayan ve alınsız çenesiz Neandertal Adamıydı. Mağaradan çıkan ise maymundan ziyade daha çok bize benzeyen Kromanyon Adamıydı.

NEANDERTAL ADAMI-KROMANYON ADAMI- MAYMUN VE İNSAN- İNSANIN DEĞİŞİMİ
İNSANIN EVRİMİNDE YAPISAL DEĞİŞİM

YAŞAM BİÇİMİ

 Hepimiz atalarımızın geliştirerek bu günlere getirdiği yapılarda kalıyoruz. Birden fazla katı olan içinde görevlerine göre odalara ayrılan dairelerde. Ne kadar kullanışlı değil mi? Mutfak ayrı duvarlar içerisinde, yataklar farklı odalarda…

İlk insanlar başını sokacağı ilk yerlerde kalıyorlardı. Ne de olsa ev yapacağı aletleri daha düşünüp yapmamışlardı. Bulduğu ilk mağaralara yerleşip vahşi doğadan kendini korumaya çalışıyorlardı. 

Bu mağaralar o kadar kullanışsızdı ki kendilerine göre düzenlemeleri gerekiyordu. Kim evinin kapısından eğilerek girmek ister yada düzgün olmayan zeminde eğilerek dolaşmak ister. Sonuçta doğa mağaraları insanların barınması için oluşturmadı.

DAR MAĞARA- İLK İNSAN EVLEREİ- MAĞARALAR- YAŞAM BİÇİMİ
BASIK, NEMLİ VE ENGEBELİ MAĞARALAR

Tavanı çökmek üzere olan, zemininde sert sivri kayaların bulunduğu rutubetli mekanlar. Zaman ilerledikçe yapılan taştan aletlerle mağaralarda düzenlemeler yaptılar. Duvarları taşlar ve odunlarla kazıyarak daha düzgün hale getirdiler. Ateşin yakıldığı yere bir çukur kazarak sıcak külleri koydular. En azından geceleri daha sıcak geçirdiler.

İnsanlar mağaraların ardından doğal yapıda buldukları taş duvarların üzerini kapatarak çatı yapıyorlar ve zamanın ilk evleri bu şekilde oluşuyordu. Bu yapı Fransa’nın güneyindeki dağlarda bulundu.

Yerli halk bu yere “şeytan ocağı” adını vermiş. Ne kadar ürkütücü bir isim keşke atalarının bu yapıyı yaptığını bilselerdi. Böyle bir isim vermezlerdi. Bu ismi verme sebepleri ise büyük taşlardan yapılmış inin ocağında sadece şeytanın ısınacağına inanmalarıydı.

Arkeologlar buldukları bu yapıyı kurallara uygun şekilde daha belirgin hale getirdiler. Arkeologlar ilk avcı evini “Şeytan Ocağını” yıpratmadan ince ince temizleyerek mamut kafatası, duvarların dallarla ve serilerle örüldüğünü buldular.

Buldukları bir başka şey ise evin girişinde mamut kafatasları kullanılarak yapılan kadın figürleriydi. İki tane olan bu heykellerin birisi zayıf diğeri tombul görünümündeydi. 

ŞEYTAN OCAĞI- İLK AVCI EVİ-  KADIN FİGÜRÜ-KADIN HEYKELİ
ŞEYTAN OCAĞINDAN ÇIKARILAN KADIN FİGÜRÜ

Isınmak için kullanılan ocağın yanında taştan yapılmış tezgah ve tezgahın üzerinde bir çok hayvan kemiklerinden yapılmış süs eşyaları vardı. Süs eşyalarında kemikler oyularak bitmiş olan boncuklar ve bitmemiş yarım kalan boncuklar bulundu.

Yarım kalan eşyalardan anlaşılacağı gibi bir şey engel olmuş bu yüzden eşyaların yapımını bitirememişler. Bu eşyaları yanlarına almayıp evde bırakmak zorunda kalmışlar.

Geride bıraktıkları boncuklar, boncukları yapmak için kullandıkları keskileri ve kemikten yapılmış çengelli iğneleri neden yanlarına almamışlar.Sonuçta o dönemde yeterli alet edevat yoktu. Basit görünen boncuklar bile o dönemde çok büyük işçilik gerektiriyordu.

Kemik iğneyi ele alalım. Toplanan tavşan kemiklerini keskiyle çentikler atılarak kıymık çıkarılır. Sonra bu kıymığı pürüzlü bir taşa sürterek sivriltilirdi. İğne ustaları toplumlarda kolay bulunmazdı bu yüzden iğne çok değerli bir eşyaydı.

1853 yılında İsviçre’de şiddetli kuraklık olmuştu. Çevredeki ırmaklarda, göllerde sular kurumuş geriye çamurlu topraklar ortaya çıkmıştı.

Çevredeki insanlar çok az kalan suyu almak istiyorlardı. Bunun için suyun akışına engel olmaları gerekti. Su yollarına toprak yığıyorlardı. Suyu  akmasına engel olup biriktirmeye çalışıyordu. Bu toprağıda kurumuş olan gölden alıp taşıyorlardı.

Gölü kazmak için kürek sallıyorlardı. Birinin küreği çürümüş kütüğe çarptı. Bunu gölden çıkardılar ardından yine bir kütüğe denk geldi onu da çıkardıktan sonra her kürek darbesinde taş baltalar, olta iğneleri, çanak çömlek kırıkları çıkıyordu.

Çok uzun zaman önce burada bir yerleşim olduğunun kanıtıydı bulunan bu eşyalar. Arkeologlar bu bölgeyi çalışma sahası olarak belirlediler incelemeye başladılar. Zürih gölü çevresinde çok önceden bir kasabanın olduğu kanısına vardılar. 

ZÜRİH GÖLÜ- İSVİÇRE- NEUCHATEL GÖLÜ-ARKEOLOJİ- KALINTILAR
ZÜRİH GÖLÜ – İSVİÇRE

Aynı şekilde arkeologlar İsviçre’de Neuchatel gölünü incelediler. Zürih gölünde bulunanlardan farklı olarak gölün altında dağınık olarak değilde katmanlar halinde kalıntılar buldular.

En altta kum tabakası onun üzerinde kap kacak onun üzerinde tekrar kum tabakası ve tekrar alet kalıntıları bu şekilde bir kaç kez daha devam ediyor. Bu düzeni bozan ince bir kum tabakasının üzerinde kömür tabakası oldu.

Bu katmanlar nasıl oluştu? Ve kömür tabakası neden oradaydı? 

Kumun nereden geldiği belli. Su akıntıları ile gelen kumlar kalıntıların üzerini kaplamış. Peki kömür? Ateş! Sonuçta bir yerleşim yeri keşfedilmiş burada ısınmak için ve yabani hayvanlardan korunmak için ateş yakılıyordu. İşte kömür tabakası yakılan ateşlerin kalıntılarıydı.

Peki katmanlar? Bu katmanlar insanlar ve gölün uzun yıllar boyunca Savaşı’nın eseriydi. İnsanlar gelip yerleşiyor göl suları taşarak evleri yıkıyor kumlarla üzerini örtüyordu. Göl sularının çekildiği dönemlerde insanlar tekrar gelip yerleşiyor göl tekrar yıkıyordu. İşte bu şekilde kum ve insanların kullandığı aletlerden oluşan katmanlar oluştu.

Bu savaşı bir göl kazanıyor bir insanlar kazanıyordu. Ama sonuç insanların zararına oluyordu. Sen gel yerleş sular yıksın. Onca emek tekrar ve tekrar verilmesi gerekiyordu.

Göle yerleşen toplumun içerisinde akıllı bir insan çıktı ve dedi ki ” neden gölün üstüne ev yapmayalım “. Bunun sonucunda göle uzun kazıklar çaktılar ve üzerine ahşaptan evlerini oturttular.

Uzun yıllar  boyunca su ile düşmanlıkları bitmişti. Su ile olan savaşı kazanmış ve suya tam anlamıyla tepeden bakıyorlardı. Artık su ne kadar yükselirse yükselsin yeni yapılan ahşap zemine ulaşamayacaktı. 

Su ile olan uzun savaş dönemine bir çözüm bulmuşlardı. Fakat uzun yıllar boyunca yemeklerini ısıtmayı sağlayan, yeri gelince bir sopayı yakarak hayvanlardan korunmasını bazende gecenin hasta edici soğuğundan koruyan ateşle savaş başlamıştı.

Su üzerinde yapılan ahşap evde ateş yakmak pek mantıklı bir hareket olmazdı. O zamanın insanı bunu acı bir şekilde öğrenmiş oldu. Kendilerini ateşin durdurulmaz pençelerine attılar sonucunda su üzerine yaptıkları evden oldular. Ve insan bu şekilde zamanın ilk yangınını yakından tanımış oldu.

İnsanın ateşle ilk tanışmasını okumak isterseniz insan insan olurken yazıma bakabilirsiniz.

Hani katmanların üzerinde kömür tabakasından bahsetmiştim. İşte insanın suya çözüm bulup hiç beklemedikleri ateşin yuvalarını yakması ile oluştu. Bugüne kalan müzelik eşyalarda ahşaptan evin yanması sonucunda elde edildi.

Geriye ağaçtan yapılmış tabaklar, balıkçı ağları, buğday taneleri, bitki sapları kaldı. Evi kömür haline getiren ateş nasıl olurda kolay yanabilecek bu eşyaları yakmamıştı.

Ahşap ev yandıkça kırılıyor suya düşüyordu. Suya düşen eşyalar bu şekilde ateşten kaçmış oluyorlardı. Ama ateşten başka sıkıntılarda vardı. Suya düşen eşyalar uzun yıllar kalınca çürümeye başlayacaktır. Buna da yangın sonucunda oluşan kömür engel oldu. 

Suya düşen eşyalar yangında kömür ile kaplanmıştı. Su sayesinde ateşten kurtulmuş ateş sayesinde de çürümekten kurtulmuştu. O zamanlar insanın düşmanı su ve ateş birlikte çalışarak o zaman ki insanların eşyalarını bizlere hediye etmişti.

İNSAN EVRİMİNDE EL EMEĞİ

Eski zamanlarda insanlar kumaşları tezgahlarda örmemişler. Elleriyle tek tek ilmek atarak örmüşler. 

Eskimolarda şu anda kumaşları tezgahta değil elleriyle örüyorlar. Dört köşe gergefe kullanarak dikine ipleri gererler. Enine iplikleri parmaklarına geçirerek örerler.

Yaygın kullanılan dokuma tezgahları ile çok benzer yanı yok kullanılan bu eski usül dokumanın. Ama tezgahların aslı gergefe benzeri dört köşe yapılardır.

GERGEF-GERGEFE- DOKUMA TEZGAHI-İNSANIN ZANAATI-MAİDE ADEL
MAİDE ADEL TARAFINDAN ÇİZİLEN GERGEF DOKUYAN KIZ

Gölün tabanında kömür kaplı kumaşlar eski zaman insanların artık deri değilde bitki tabanlı kumaşlar kullandığını gösteriyor.

El yapımı iğneler deri dikme evresinden keten bitkisini dikme evresine geçmiştir. Mavi çiçeklerle kaplı keten tarlaları kadınların daha fazla iş yapmasına sebep olmuştur.

Mavi keten tarlalarından bitkiler toplanıp köklerinden ayrılırdı. Ardından didilip kurutulurdu. Kurumuş keten tekrar yıkanır temizlenir ve tekrar kurutulurdu.

İş daha bitmez temizlenmiş keten tokmakla dövülür taranırdı. Yıkanmış taranmış çocukların  saçlarına benzer apak keten ortaya çıkardı bu işlemlerden sonra. Artık elde edilen malzemeyi kirmen yardımıyla eğirme işlemi geriye kalıyordu 

Geriye kadınların hoşuna giden desenlerde etekler, süslü baş örtüleri, önlükler örülürdü. Artık her evde kullanışlı kumaşlar yerini almıştı.

Doğada demir, kağıt, çini gibi malzemeleri ne kadar arasanızda bulamazsınız. Düşünün bakalım demir madeni filizine bakıldığında işlenmiş demiri fark edebilir misiniz?

Yada çini bir fincanın balçıktan yapıldığı kimin aklına gelir. Doğada ağaçtan ipek yapan böcekler nerede görülmüş.

Bu işlemler maddeler bilimi olan kimyadan çok uzun yıllar önce başlamıştı. Çoğu zaman bilinçsiz bir şekilde doğada bulunan malzemeleri değiştirerek daha kullanışlı hale getiriyordu.

İnsan ateşin keşfiyle balçıktan çömlekler yapmaya başlamıştı. Çok kolay bir iş değildi. Balçığı ısıtıp yontarak şekil vermek. Aynı zamanda ateşi ekmek yapımında hatta bakır aletler yapımında kullanıyorlardı.

Arkeologlar kalıntıların içerisinde taş aletlerin yanında bakır aletlerde buluyorlardı. Bunlar tarihin ilk bakır aletleriydi.

MADENDEN YAPILMIŞ ALETLER

İnsanlar taştan araçları ihtiyaçları kadar kullanıyorlardı. Bir anda nasıl oldu da taş araç gereçleri bırakıp bakır kullandılar.

Sonuçta ormanlarda, ovalarda bakıra rastlamak pek mümkün değil. Yolda yürürken kim bakıra rastlıyor ki. Hatta o zamanlarda yerde bakır görse bile üzerine basıp geçiyorlardı. Çünkü o zamanlar eşyalar çakmaktaşından yapılıyordu. 

ÇAKMAKTAŞI-MADEN ÇAĞI-ÇAKMAKTAŞI ALETLER-MADEN DEVRİ-İLK ALETLER
SİVRİLTİLMİŞ VE DÜZELTİLMİŞ ÇAKMAKTAŞI

Günümüzde bakır çok fazla bulunmuyor. Eski çağlarda, günümüze göre bakır daha yaygın bulunuyordu. İnsanların bu değerli madeni bir şekilde değerlendirip kullanması gerekiyordu.

Çevrede bulunan bakırı hadi kullanalım diyerek işe başlamadılar. Bakırı kullanmak için ihtiyaçları olması gerekiyordu. O dönemde kullandıkları malzemeler ihtiyaçlarına yeterli gelmemesi gerekiyordu. Sonuçta tarihte çoğu gelişme ihtiyaç sonucunda oldu.

Mızraklarında, bıçaklarında kullandıkları çakmaktaşı tükenmeye başlamıştı. Yüzyıllar boyunca çakmaktaşları çok fazla kullanılıyordu. İstenilen malzemeler yapılırken de çok fazla çakmaktaşı heba ediliyordu. Eşyalar yapılırken öbek öbek çakmaktaşı etrafa dökülüyordu. Dökülen parçalar kullanılmayacak şekildeydi.

İnsanlar gözlerinin önünde çakmaktaşının tükenişini izliyordu. Daha fazla bulmaları gerekiyordu. Günümüzde demirin tükendiğini düşünün. Daha fazla demir bulmak için daha derinleri kazarak daha fazla maden elde etmeye çalışılır.

Eski insanlarda bizim yapacağımız işlemin daha ilkel halini yaptılar. Çakmaktaşı bulmak için daha derinlere iniyorlar maden ocakları açıyorlardı. İnsanlar ilk madenleri açıyorlardı.

Tebeşir ocaklarında 10-12 metre derinliğe inildiğinde eski maden ocaklarına rastlanır. Çakmaktaşı ile tebeşir genelde aynı bölgede bulunur. Eski insanlar bunu fark edip o bölgelere madenler açmışlar.

Günümüzde yapılan maden ocakları gibi pek güvenli değildi o zamanlar. Tavanı destekleyecek kolonlar yoktu. Madeni görebilmek için basit yöntemlerle yağlanmış odun parçalarını yakarak aydınlatıyorlardı.

Bir çok eski maden ocağında destek kolonlar olmadığı için canlı mezar olmuştu. Günümüzde yapılan kazılarda çökmüş eski madenlerde insan iskeletlerine ve geyik kemiklerinden yapılmış kazmalara rastlanıyor. 

Kazılarda iki insan iskeletine rastlanmış. Birisi yetişkin erkek, diğeri çocuk iskeleti. Baba çocuğunu da alıp madene gitmiş fakat bir daha eve dönememişler.

Çakmaktaşı bulmak büyük sıkıntı olmaya başlamıştı. Gözleri yeşil bakırdaydı. Acaba çakmaktaşı gibi eşya yapımında kullanılır mıydı. İnsanlar yeteri kadar çakmaktaşı bulamıyordu. Bakırı, çakmataşına yaptıkları gibi döverek sivriltmeye çalıştılar.

Evet işe yarıyordu. Fakat herkes bu işi iyi bir şekilde yapamıyordu. Bakır dövüldükçe daha kırılgan hale geliyordu. Ama işini düzgün yapan insanlar bakırın çakmaktaşı yerine kullanılacağını keşfettiler.

Belki bilerek belki bilmeyerek bakırı ateşe attılar. Yeşil taşın ateş ile kırmızı rengi alıp eridiğini gördüler. İnsanlar için mucize gibi bir şeydi. Bunu kendileri değilde “ateşin ruhu” ile olduğuna inandılar.

BAKIR ERİTME-MADEN DEVRİ-MADEN ÇAĞI-İLK MADEN ALETLER-BAKIR ALETLER
ERİTİLEN BAKIR VE ALET YAPIMI

Ateşle beraber bakır erimiş kırmızı hal almıştı. Bunu kullanarak istediği gibi şekillendirilecek saf bakırı elde ettiler. Artık çakmaktaşı aramak yerine daha kullanışlı olan bakırı kullandılar.

ÇİFTÇİ İNSANLAR

1900’lü yılların sonlarına doğru Kiev yakınlarında eski bir köy bulundu. Bugünden 5000 yıl önce kurulmuş köyün incelemeler sonucunda çiftçilerin yaşam biçimi daha iyi anlaşıldı.

Köyün merkezinde hayvanların barınacağı ağıl vardı. Etrafında ise dört köşe çatılı, balçık ve toprak ile sıvanmış duvarlarıyla evler bulunuyordu.

Araştırmalarda köyü çevreleyen balçık sıvalı evler benzer maket bir ev bulundu. Hadi köydeki evler insanları koruyordu. Maket evi yaparken ne gibi bir ihtiyaçları vardı. 

Belki de maket evi putlaştırıp kendileri için dualar ediyorlardı. Kötü olaylardan bu şekilde uzak duracaklarına inanıyorlardı kim bilir.

Özenle yapılmış maket evin içerisinde kadın insan figürleri de vardı. Evin kapısının sağında bir soba, solunda ise kap kacak koymak için bir bölüm vardı. Evin ortasında buğday döven kadın ve evin tam karşı kısmında ocaktaki ateşle ilgilenen bir kadın vardı.

Maket evin çatısı kirişlerle desteklenmişti. Zemini ise sertleştirilmiş balçıkla kaplıydı. O zamanlar zemini sertleştirmek için yumuşak balçıkla kaplanır ve sertleşmesi ve kuruması için zeminde ateş yakılırdı.

Bu köyde çömlekçiler, demirciler ve Bakırcılar da vardı. Bulunan eşyalarda balçıktan yapılmış küplere rastlandı. Küplerin etrafında büyük gözlü insan figürleri ve yaban hayvanları çizimleri vardı.

Bu çizimleri yapmak için geyik boynuzu kullanılırdı. Boynuzlar çapa biçimine getirilir ortasına delik açılıp tahta tutamaçlar yapılırdı.

Hayvan kemiklerini sadece işleme yapmak içinde kullanmıyorlardı. Ekin ekmek ve biçmek içinde kullanılıyordu. Başaklar ağaç oraklarla biçilemez. Daha keskin ve uğraştırıcı olmayan bir araç gerekiyordu. Bunun için ağaca inek kemiklerinden yapılmış sivri dişler takılırdı. Bu şekilde oraktaki sivri dişler ekini keserdi.

İLK ORAK-HAYVAN KEMİKLERİ-ÇİFTÇİLİK-BUĞDAY BİÇMEK
KEMİK VE TAHTA BİRLEŞİMİ İLK ORAK

Eski insanların nasıl çiftçilik yaptıklarını geriye kalan hayvan kemikleri ile yapılmış aletlerden biliyoruz. Peki insanlar ne ekip ne biçerdi. Bunu bilmek için yine küçük balçıktan yapılmış eve bakmak yeterli.

Kullanılan balçık incelendiğinde içerisinde sadece balçık ve toprağın olmadığını başka malzemelerle karıştırıldığı anlaşılıyor. Balçığın içerisinde buğday, arpa, çavdar, darı taneleri ve başaklarda bulunuyordu. 

Son Yazılar

KATEGORİLER

İlk Yorumu Siz Yapın

    Bir yanıt yazın

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir